-
Cehennem Çİçeğİ
15 Şubat 2014 Cumartesi
"Pazarlığa açık değilse ruhum, Şeytan beş para vermeyeceğindendir; çünkü ben Alper Kamu, gösterişli bir yalan, insanlığın kara yazgısına vurulmuş lanetli bir mühürden başka bir şey değilim."
Alper Canıgüz'ün Oğullar ve Rencide Ruhlar ile yarattığı Alper Kamu yine insanın aklını bulandırmakta bir numara. Beş yaşına bakmadan okuru sık sık ters köşe yapan bir karakter bu kadar sevilebilir miydi sorunun cevabı muhtemelen Alper Canıgüz'ün yeteneğinde saklı.
Amcasının ölümüyle ondan kalan bazı eşyalara ulaşan Alper Kamu, amcasının hayatıyla ilgili kafasında oluşan karmaşayı çözmek ister. Bunun yanında mahallede yeni tanıştığı bir çocuk sayesinde yine bir polisiyenin içinde bulur kendisini. Bu dedektiflik işi tabii ki onun için çocuk oyuncağıdır. Emniyet teşkilatıyla arasını düzeltmek için de bir fırsat. Tüm bu gizemli olaylar yetmez gibi aşk hayatında da alması gereken dersler vardır Alper Kamu'nun ve tüm bu zorlukları göğüslemek için her zaman kullandığı ofisi, yatağının altı, ona güvenilir bir liman olacaktır.
Aşk, işleri çıkmaza sokan en temel sebep Cehennem Çiçeğinde. Karakterlerin hepsi acılar yaşar, herkes farklı dersler alır bu aşklardan. Birbirini tamamlayan aşklar, aldatma, ölüm, cinayet, hepsi Alper Kamu'nun uzmanlık alanıdır nihayetinde, mesele yoktur. Yine de o, karnı acıktığında yaptığı önemli işleri bırakması gereken bir çocuktur. Anne baba sevgisi ise tüm bu tehlikelere katlanma sebebi.
Bir çocuktan hiç beklemeyeceğiniz sözler savuruyor bu küçük velet, doğru. Ancak hiç biri rahatsız etmiyor çünkü en baştan kabullenmiştiniz Alper Kamu'nun normal bir çocuk olmadığını. Yine de bu "çocuğun" yaşadığı şeyler o kadar anormal ki, yabancı bir filmde izleseniz çok hareketli görsel sahnelerle ancak tamamlayabilirsiniz. Alper Canıgüz'ün en büyük başarılarından biri burada olsa gerek, her biri bildiğimiz, gördüğümüz "memleketten" manzaralarla süslenmiş bu sıra dışı olaylar o kadar olabilir duruyor ki, hiç yadırganmıyor.
Kitabın içinde tam anlamıyla yeni bir kitap kadar vurucu Karanfil Kız hikayesi, hem kitaba hem hayata öyle bir darbe vuruyor ki tekrar tekrar dönüp bakılır, tekrar tekrar okunur. Bu küçük hikaye Alper'e olayları çözdürüyor fakat gözünün önündeki gerçek hala bir köşede duruyor, büyük aşkı Hatice gibi.
Oğullar ve Rencide Ruhlar'dan sonra geçen onca yıla rağmen neden bu çocuk hala beş yaşında?
"Bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür."
Gönderen okunacakseyler zaman: 12:29 | Etiketler: Alper Canıgüz, Alper Kamu, Cehennem Çiçeği | 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |
-
Satranç
5 Şubat 2014 Çarşamba
Stefan Zweig'ın son uzun öyküsü olan Satranç, yazıldığı dönemin etkisini altmış dört kareden yansıyanlarla anlatıyor. Bir gemi yolculuğunda, sadece meraklı gözlerin şahitliğinde, iki satranç ustasının oyununu hikaye eden yazar, bu kısacık oyundan çok bu iki ustanın durumunu analiz ediyor.
Biri sadece ve sadece satrançtan anlayan, konuşmaktan dahi aciz, hep daha çok kazanmak için oynayan, yenilgiyi görmemek için çekilmeyi kabullenen Mirko Czentovic, diğeri kendisine sunulan hiçliği zihninde oynadığı oyunlarla dolduran Dr. B. Oyunculardan ikisi de satrançta usta, ancak bu başarı bambaşka yollarla gelmiştir ikisine de. Hikayeye önce Mirko'nun yükselişini izleyerek başlarken, sonra Dr. B. nin yaşamını tanıma fırsatı buluyor okuyucu. Hikayenin ise ikisinden de farklı bir gözden anlatılması sizi hem objektif hem daha meraklı kılıyor okurken.
Okumayı sökemeyen, hantal bir çocuk olan Mirko, satranca olan anormal yeteneğiyle birden ün kazanmış ve dünya şampiyonu olmuştur. Bu adamın dünyası satrançtan ibarettir ve öyle kalmaması için Mirko'nun hayatı boyunca hiç bir girişimi olmamıştır.
"Böyle olağanüstü dahice bir oyunun ister istemez göreceli ustalar yaratacağı gerçeğini uzun zaman önce anlamıştım; ama dünyayı yalnızca siyah ile beyaz arasındaki dar yola indirgeyen, otuz iki taşı bir oraya bir buraya, bir ileri bir geri oynatarak hayatının zaferini kazanmaya çalışan kıvrak zekalı bir insanın yaşamını kafada canlandırmak ne kadar güç, ne kadar olanaksızdı..."
Mirko'nun o tepeden bakan tavırları, çıkarı olmadığında bir adım dahi atmaması, dönemin otoritesini çağrıştırırken Dr. B.'nin hayatı bu otorite yüzünden bunca değişime uğramıştır. Devlet içindeki gizli yazışmalardan haberdar olan Dr. B.bir gün nasyonel sosyalist güçler tarafından fark edilmiş ve sıcak bir otel odasında misafir edilmiştir. Bu misafirlik epeyce uzun sürer ve tamamen bir hiçlikten oluşursa bir insanın delirmesi işten değildir. Neyse ki Dr. B. bir askerin cebinden bir kitap aşırma şansına erişmiştir fakat bu kitap bir satranç yıllığı ise hırsızının hayallerini suya düşürür. Çalan kişi bu kitabın içindeki oyunları kendi oynayarak hiçlikten kurtulduğunda kendini bambaşka bir dünyada bulur. Bir kişinin içinde iki kişi olmuştur. Siyahla beyaz amansız bir mücadeleye tutuşmuştur.
Bu iki dahinin yollarını kesiştiren gemi, tarihe geçmeyecek ancak hafızalardan silinmeyecek bit oyuna sahne olduğunda, okuyucu kitabın yazıldığı dönemdeki o gerilimin içinde bulur kendisini.
"...yani satrançta kendine karşı oynamak, kendi gölgenin üstünden atlamak gibi bir çelişkidir."
"Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz."
"...Bana gelince; bence iş ne kadar açık olursa, o kadar iyidir. Bir Bay Czentovic'in bana iyilik yapmasına izin vermektense ve sonra bir de ona teşekkür etmek durumunda kalmaktansa, para öderim daha iyi."
Gönderen okunacakseyler zaman: 01:43 | Etiketler: Satranç, Stefan Zweig | 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |


