-
Yabanci
26 Aralık 2013 Perşembe
1942'de yayımlanan Yabancı, günümüze bu kadar yabancı değilse eğer, bu kitabın ciddi bir derdi vardır. Kolayca akıp giden 110 sayfalık küçücük bir kitap, dönüp her satırını ayrı ayrı irdelediğinizde size yüzlerce şey verebilir. Tabi ki alacakları okuyucunun bakışıyla doğru orantılıdır ama bir kitabın içi doluysa, içi doludur.
Bir annenin ölümüyle ve "Bugün annem öldü.Bilmiyorum, belki de dün." sözleriyle başlıyor kitap. Cenaze töreninde yaşananlar, ardından evladın şehre ve kendi yaşamına dönmesi, arkadaşları ve komşularıyla geçirdiği sıradan günler. Günleri geçirmek için yaptığı ayak üstü laflamalar, başkalarına yaptığı yardımlar var adamın. Bunun dışında sevgilisiyle görüşüyor sık sık, denize gidiyor ve bunlar en çok hoşlandığı işler. Yine "sıradan" olan günlerden birinde kazara işlenen bir cinayet,uzun sorgulamalar, mahkemeler, hapishane hayatının benimsenmesi, bunların hepsi de normalleşiyor yabancı için. Ancak idama kadar giden bir yolda insanın düşünmeye ve günlerini gözden geçirmeye vakti olduğunda, denizi ve gökyüzünü özlemesi aslında o kadar yabancı da olmadığını göstermez mi? Hikaye bu kadar sade, olaylar bu kadar az, bir cinayet bile ancak bu kadar sade anlatılabilirdi. Olaydan çok yabancının iç dünyası sizi vuran, kullanılan üslup ve bakış açısı. Okurken anlatıcının iç dünyasından görüyorsunuz olayları ama okurken ara ara da olsa bir de dışarıdan bakmaya çalışın, ne kadar farklı görünüyor dışarıdan her şey.
İlk bakışta göze çarpan etrafındakilere, olaylara ve hayatın kendisine kayıtsız bir adam oluyor. O adam yabancı, çünkü gündelik olayların onun için bir değeri yok,gün yaşanması ve bitirilmesi gereken anlardan oluşuyor. Bir yemek yemek, arkadaşlarla hoş sohbetler hepimiz için hoşa giden, yapılmaktan zevk alınan ve fırsat kollanan şeyler. Birinin kendi içinde bunları gereksiz ve değersiz bulması, onu topluma ve hayata yabancılaştırmaz mı?
Peki, biraz daha altlarına bakalım hikayenin. Adam gerçekten kayıtsız, güneşin gözünü alması ona annesinin ölümünden daha çok rahatsızlık verebiliyor. Kendi hareketlerini bile dışarıdan bakar gibi inceleyebilen daha doğrusu istemsizce inceleyen bir adamdan söz ediyoruz. Biriyle yaptığı bir sohbet onu alakadar etmezken, denizi ve güneşi seviyor. Sadece duyularıyla algılayabileceği şeylerden haz ya da acı duyabiliyor. Biraz kendisine de yabancılaşmamış mı?
Tüm bu uzak durma ve yabancılaşmaya toplum nasıl tepki verir diye düşünürsek, belki kitabın temel mesajlarına bir giriş yapabiliriz. Okurken bir de dışarıdan bakın önerim bu yüzdendi aslında. Siz de toplumun bir bireyi olarak garipserdiniz bu adamı, siz de cezalandırırdınız kolayca. Oysa o neden cezalandırıldığını bile anlayamıyor onca yargılamanın sonucunda. Katil olduğu için katletmiyor kimse onu, zaten ülkeler ve toplumlar onlarcasını öldürüyor her gün, bir "Arap"ın öldürülmüş olması cezayı verenlerin umurunda değil. Ancak cinayet işlemiş bir adam annesinin cenazesinde ağlamamışsa eğer, "o cinayeti de büyük bir zevkle işlemiştir", böyle bir canavar toplumun ve hukukun üstünlüğüyle yok edilmelidir. Yabancı bunları anlayamaz, kendi hissettiklerini açıklayamaz.
"Yaptığım herhangi bir şeyden dolayı hiçbir zaman gerçek pişmanlık duyamamış olduğumu ona samimi olarak, hatta dostça açıklamaya çalışmak isterdim. Ben her zaman olacak şeyin, bugünün veya yarının etkisi altında olan bir insandım.Fakat şimdi içinde bulunduğum bu durumda, hiç kimseye bu tarz bir şey söyleyemezdim." (Sayfa 92)
Artık yabancının isteyebileceği tek şey "idam gününde çok seyirci bulunması ve bunların kendisini hınç dolu haykırışlarıyla karşılamalarıdır."(Sayfa 110)
"Mektubu yazdım. Biraz rastgele yazdım ama Raymond'u da memnun etmeye çalıştım, çünkü onu memnun etmemek için bir sebep yoktu ortada."
""Öyleyse neden evleneceksin benimle?" dedi. Ben de ona bunun bir önemi olmadığını, ama o arzu ediyorsa evlenebileceğimizi anlattım. Zaten bunu isteyen oydu, bana düşen de evet demekti."
"Herkes bilir ki, hayat, yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim; çünkü her iki halde de başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu, binlerce yıl devam edecektir."
Gönderen okunacakseyler zaman: 21:46 | Etiketler: Albert Camus, Yabancı | 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |
-
Kırmızı Bisiklet
1 Kasım 2013 Cuma
Bir evlat, baba olma yolunda neler hisseder? Aldığı bayrağı devredeceği çocuk nasıl büyür? Üç neslin bir arada olması nasıl bir haz verir insana?
Can Dündar, bu kitabını babasına ithaf ederek yazmış, oğluna bir dünya bırakmanın kaygısıyla. Ama bu dünyada çocuğa bırakılan ev değil bahsi açılan, tam anlamıyla bir "dünya". Bunun kaygısıyla çocuklar ve çocuklukla ilgili çok ilginç şeyler araştırmış Can Dündar. Masallar, oyuncaklar, reklamlar, okullarda okunan antlar, özenle yapılan ya da hiç yapılmayan ödevler, kurslar, anneler, babalar ve onların babaları...
Kendini dünyadaki şanslılardan sayıyor yazar. Öyle ya babasıyla oğlunu bir arada gören, birine çok büyük saygısı, diğerine aynı oranda telaşı olan bir insan nasıl mutlu olmaz bundan.
"Babamın oğluydum önce...
Oğlumun babası oldum sonra...
Ben de "Bab-ba"ydım artık...O cılız adımlar bana koştu; topu almak bana düştü. Yarın, okuldan örselenip geldiğinde pazularımı göstereceğim güvensin diye..."
Bu tadı bir kez yaşayan bir babayı yeni sorular bekler artık. Bizim büyüdüğümüz dünyayla şimdiki çocukların dünyası aynı değil. Öncenin sokakta koşan, oynayan çocukları, şimdi zamanın peşinden koşarken kendi çocuğunun nereye gittiğini göremiyor. Can Dündar'ın tespitleri çok haklı. Aynı zamanda çok trajik. Biz büyüklerin kariyeri çocukların ruhunu olumsuz etkiliyor çünkü hırslıyız, zaman kaybına tahammülümüz yok. Biz büyüklerin savaşları, doğduğu yeri seçme şansı olmayan çocukların geleceğini bombalıyor. Biz büyüklerin istekleri, onları geleceğin isteksiz bireyleri olmaları için hazırlıyor.
""Ey vatan gözyaşların dinsin yetiştik çünkü biz" marşıyla yetişenlerin çocukları, vatanın durumu "bozulduğu" için, mezun olur olmaz bir burs bulup ülke "değiştirme" telaşında..."
Etrafımızda olan her şey dengesini yitirmiş. Her şey daha iyi olmanın heveslisi. Küçük yaşta başlamak lazım daha iyi olmaya, kurslarla, derslerle, kıyafetlerle, ezberle... ama oyunla değil, ama eskiden olduğu gibi değil.
"Modern dünyanın boş zamanlarına kadar köleleştirdiği insanoğlunun son kalesi çocukluk...
Hiyerarşi gözetmeksizin herkese ağzına geleni söyleyebildiği, özgürce oyunlar oynayabildiği, düş gücünü doyasıya kullanabildiği yegâne yaşam dilimi...
Elimizde kalan son bir kaç yılı da bizden almaya çalışıyorlar.
Zaten nicedir büyüklerin kıyafeti içinde birer minyatür gibi çocuklar...
...
"Oyun" denilen koca yaratıcılık bahçesi, budana budana kreşlerin dört duvarı arasında büyüklerin kurguladığı birkaç saatlik seanslara sıkışmış durumda..."
Hırslarımıza kapılıyoruz, kendi yapamadıklarımızı çocuklarımızdan istiyor, onların dünyasında yarattığımız etkiyi düşünmüyoruz. Sevgiyle başlayan hatta yer yer gözlerinizin dolmasına sebep olan kitapta acı gerçeklerle yüzleşme vaktinin geldiğini söylüyor Can Dündar. İntihar eden çocuklardan dem vuruyor, ve suçluyu anlatıyor şu satırlarıyla:
"...Musalla taşındaki bu minicik ceset ve onun başucunda haykırılan bu çaresiz dilek karşısında eğelim başımızı...
Onlara sevgiyi öbür dünyada arattığımız için utanalım.
Ve çocukları değil, ana babalarını tedavi altına alalı.
Çünkü tembellik değil, ana babalarının başarı hırsı öldürüyor çocuklarımızı...
Sokuldukları kahrolası bir at yarışının dizginleri körpe boyunlarını kırıyor."
Dahası var bu suçlamaların, hepsi de haklı. Ancak geri kalanını merak edenler alıp kitabı okumalı. Sadece aile içindeki eğitim sistemimiz bile başlı başına sorgulanmalı. Can Dündar kimi acı kimi tatlı örneklerle aktarmış çarpıklıkları Kırmızı Bisiklet'te, tabi baba olmanın da bilinciyle. Büyüklere bir saygı duruşu, küçüklere gösteremediğimiz şefkat var bu kitapta, iyi okunmalı.
Yukarıdaki son alıntı aklıma Her Çocuk Özeldir filimi getirdi. O da hemen hemen aynı etkiyi ve eleştirel bakışı yaratıyor insanda. Hint yapımı filmi izleyince, bu amansız hırsın tüm dünyayı etkisi altına aldığını da görüyorsunuz. Konuya ilginiz varsa onu da izlemenizi tavsiye ederim.
Gönderen okunacakseyler zaman: 22:50 | Etiketler: Can Dündar, Kırmızı Bisiklet | 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |
-
Aynalar Korİdorunda Aşk
28 Ekim 2013 Pazartesi
2000'li yıllarla birlikte her birimiz caddelerde kaybolan insanlar olduk. Hatta artık caddeler değil, alış veriş merkezleri "yaşam alanımız" haline geldi. Etrafımız çok kalabalık. Hepimiz yalnızız. İç sıkıntılarımızsa sonsuz. Biri olsa anlatsak dertlerimizi, ama bizi anlaması lazım, anlaması yetmez çözüm de sunması lazım. Tüm bu hallerimizi bir psikiyatrist dışarıdan nasıl görüyordur?
Bir önceki yazıda bahsetmiştik Aynalar Koridorunda Aşk'tan. "İnsanın temel acıları üçlemesinin ilk kitabı bu kitap. Çok iyi bir giriş olduğunu söyleyebilirim. İkincisi de hazır, okunmak üzere bekliyor: Giderken Bana Bir Şeyler Söyle.
İlk bakışta sıradan aşk romanlarından biri gibi geliyor insana. Kapağındaki vaat ilgi uyandırıyor sonra, "aşkın romanı" ne ola ki? Alıp okumaya başlıyorsunuz ve bu kitabın o kitaplardan olmadığını hemen anlıyorsunuz. Hastalarının yaşadığı iç sıkıntıları tek bir ortak noktayı bulduruyor Dr. Mavi'ye, onunla birlikte siz de kendinize eğiliyorsunuz. Dr. Mavi'nin uyguladığı teknikle, önce kendinizi aynada görmeye başlıyorsunuz ve bir süre sonra o gördüğünüzün aslında kendiniz olmadığını keşfediyorsunuz. İç dünyanıza eğiliyorsunuz yavaşça, Kırmızı ve diğer karakterlerle birlikte. Aşık olduklarınız, hayran olduklarınız, başarılarınız, acılarınız, mutluluklarınız nereden geliyor, niçin yaşıyorsunuz hepsini, bunları sorgulatıyor Dr. Mavi Kırmızı'yla yaptığı terapi seanslarında.
Sevilmek, beğenilmek, var hissetmek insanın hayat amacı olmuş durumda. Varlığını,bir başkasının sevgisiyle anlamlandıran insanlar hayli çok. O ben değilim dediğiniz noktada bile öyle güzel çürütüyor ki yazar sizi. İnsan ruhunu iyi tanıyan birinin kaleminden kendinize yeniden bakmak ilginç bir deneyim. Başkasından duyduğunuzda kaldıramayacağınız eleştirileri yapıyorsunuz her sayfada kendinize.
"Kendi varoluşsal önemini keşfedememiş insan, başka insanlara bağlı hale gelir. Bu bağımlılık hali bir yandan da benliğini incitir. Kendi varoluşsal değerini hissedebilmek için ötekilerin kendisini takdir etmesine, sevmesine muhtaçtır."
Tüm aşkların, hayallerin, başarılı olma isteğinin, mutlu olmak için çok çalışmanın altında aslında insanın kendini tanımlaması, var olduğunu hissetme isteği yattığını söylüyor Dr. Mavi. Daha da derine inip insanın neden var olduğunu sorguluyor.
"Dr. Mavi birçok hastanın aynı sorunun girdabında dönüp durduklarını görecekti. Hastalarının benzer yakınmalarına daha bir dikkat edecekti.
Birçok insanın kafasına şu soru hep takılıp duruyordu: "Yaratıcı bana mı sordu da yarattı beni? Bu hayatı ben seçmedim ki...""
Her türlü insani ilişkimize kitapta anlatılan gözden baktığımızda aslında dünyayı ne kadar yanlış anladığımızı fark ediyoruz. Özellikle kadın-erkek ilişkileri üzerine tespitleri çok ciddi yazarın. Daha önce ayrılık yaşayanların ya da zaten bir ilişki içinde olanların ve doğru kişiyi arayanların bir de bu gözden bakması, isteklerini çok değiştirecektir. Mustafa Ulusoy ilişkileri anlatırken insanı es geçmemiş aşk romanlarında olduğu gibi. Son yılların popülerleri arasındaki kişisel gelişime başlamadan önce, kendimizi tanımaya başlamak daha doğru olacaktır ve bu kitapla adım atabilirsiniz kendi dünyanıza.
Son olarak, Yeni Şafak gazetesine verdiği bir röportaja göre yazar, on yıl sonra bu kitabı genişleterek yeniden yazmış. Sebebini de şöyle açıklamış: "Önceki versiyon, mesele ettiği mevzular açısından güçlüydü. Ancak metnin edebi yönden bazı zaaflar taşıdığını düşünmeye başlamıştım. Kimi yerlerde tekrarlar vardı ve bu durum kulağımı tırmalıyordu. Birkaç rötuş ile yetinmeyi düşünüyordum. Ama öyle olmadı. MAsanın başına oturduğumda, kitabın kahramanları benden daha fazla ilgi talep etmeye başladı. Bu yüzden kendimi romanı yeniden yazarken buldum." Yazarın bu tespiti de ayrıca doğru, çünkü kitabın içindeki tekrarlar bazen bunlatıcı olabiliyordu. Yine de anlatımın akıcı olması bu tekrarları katlanılabilir kılıyor. Kitabın yeni haline göz atma şansınız olursa çok daha iyi olacaktır sanıyorum. Keyifli okumalar...
Bir sonraki kitap: Kırmızı BisikletGönderen okunacakseyler zaman: 00:42 | Etiketler: Aynalar Koridorunda Aşk, Mustafa Ulusoy | 2 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |
-
Sonsuz - y = ?
15 Ekim 2013 Salı
Bazen okurken bazı satırlar öne atar kendini. Görünce bekleyemezsiniz kitabın bitmesini. Yakında daha kapsamlı bir yazı yazacak olmama rağmen aşağıdaki satırları es geçemedim. Aynalar Koridorunda Aşk benim kaçırdığım daha nice ayrıntılar sunuyor eminim. Kitabın konusu çok başka, bu kesit de merak uyandırıcı, devamı ise bir kaç gün sonra.
"O, sana seni verdi...
"Bu benim için yeterli mi? Ya da ne bileyim, niye istediğim başka şeyleri vermiyor ve beni acı içinde bırakıyor?"
Dr. Mavi, "Yaratıcı seni acı içinde bırakmıyor, sen kendini acı içinde bırakıyorsun" dedi ve bir kağıdın üzerine iri harflerle:
sonsuz(∞ )
diye yazdı.
sonsuz ( ∞ ) - y =
"Sonsuzdan hangi sayıyı çıkarırsanız çıkarın, yine sonsuz kalır" dedi Kırmızı.
"Belki de sınav denilen yaşamdaki en büyük soru, bu eşitliğin kenarına ne yazacağımızdır. Yaratıcı bize sonsuz değer verdiği, önemsediği bizi, yani kendimizi vermiştir. Sonra, kendisini tanıma fırsatı vermiştir buradan. İnsan daha başka ne isteyebilir ki? İnsanın sınavı bu sonsuz verilen armağanı nasıl karşılayacağıdır. Yaratıcı bizi çeşitli şeylerden mahrum bırakarak, eşitlikten sonra ne yazacağımızı sınar bir bakıma. Nankörlük yapıp hiçbir şeyimiz yok gibi mi davranacağız, kendimize acıyıp şımarıklık mı yapacağız, kendimizi sonsuz bir mahrumiyet içinde mi göreceğiz; yoksa derin bir şükranla bize verilen kendimiz nimeti için şükür mü edeceğiz?""Gönderen okunacakseyler zaman: 02:38 | Etiketler: Aynalar Koridorunda Aşk, Mustafa Ulusoy | 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |
-
Türkiye Bilişim Derneği Bilimkurgu Öykü Yarışması
25 Ağustos 2013 Pazar
Siz de kendi yazdıklarınızı okunacaklar arasına katmak istiyorsanız, bilimkurguyla da ilgileniyorsanız harika bir fırsat bu yarışma. Türkiye Bilişim Derneği yarışma sonunda seçeceği öyküleri kitaplaştıracak. Konu sınırlaması yok fakat belli şartlar aranoyr yarışmada. Başvuru için son günler!! Öykünüzü 30 Ağustos 2013' e kadar bilimkurgu@tbd.org.tr adresine göndermelisiniz.
Ödüller:
1. yarışmacıya 3000 TL
2. yarışmacıya 2000 TL
3. yarışmacıya 1000 TL
Sonuçları 18 Kasım'da öğrenebilirsiniz. Daha detaylı bilgi için:
http://www.tbd.org.tr/Gönderen okunacakcokseyvar zaman: 01:40 | Etiketler: Bilimkurgu Öykü Yarışması, Türkiye Bilişim Derneği | 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |
-
Yeni Hayat
20 Ağustos 2013 Salı
"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." cümlesiyle başlıyor Yeni Hayat. Böyle başlayan bir kitap fazlasıyla beklentiye yol açıyor. Bir kitapla hayatı değişen genç bir adamın değişimine tanık olmak cazip olabilir.Kahraman, bir kitabın,bir aşkın ya da ne olduğunu kendisi bile bilmediği bir şeyin peşine düşüyor, siz de onu kovalıyorsunuz sayfalarca. Yazarın dediği gibi otobüslere biniyorsunuz, otobüslerden iniyorsunuz, garajlara giriyorsunuz, çarşılardan geçiyorsunuz, nüfus dairelerinde, muhtarlıklarda, arka sokaklarda, çeşmeli, ağaçlı, kedili, kahveli mahalle meydanlarında geziniyorsunuz. Hepsi meleği görmek için. Bu arada da kazalar, katiller, organize örgütler de olaya dahil oluyor.Hikaye baştan sona böyle özetlenebilir. Umut peşinde koşarken kasvetle yol alıyorsunuz kitapta. Tüm sayfalar böylece akıp gidiyor. Sonlara doğru, belli ki kitaba ilham veren, kitabın temelinde yatan çokça alıntıyla karşılaşıyorsunuz. Başka gözler tarafından bambaşka görülebilecek, ağır, acele edilemeden okunması gereken bir kitap Yeni Hayat.Kitabı yeni keşfedecek okurlara birkaç alıntı:"Zaman, derdi bir budala, bir gürültüdür. Kaza, derdi başka bir talihsiz, kaderdir. Hayat, derdi bir üçüncüsü, bir kitaptır. Biz şaşkınlar, anlıyorsunuz ya, doğru cevabı kulağımıza fısıldasın diye meleği beklerdik.""Talih diye okumuştum bir yerde, kör değil cahildir. Talih diye düşündüm, istatistik ve olsaılığı bilmeyenlerin tesellisidir.""Çok okudum, yalnız bütün hayatımı değiştiren kitabı değil başka kitapları da. Okurken ama, kırık hayatıma derin bir anlam vermeye, bir teselli aramaya, hatta hüznün güzel ve saygıdeğer yanını aramaya kalkışmadım hiç.""Sokakta ağlarken küçük çocuk, iyi niyetli bir amca şeker veriverir ya eline... O çocuk gibi suçlu suçlu baktım şekerci amcanın yüzüne. Amca, lafın gelişi, belki benden çok da yaşlı değildi.""Nedir hayat? Bir zaman! Nedir zaman? Bir kaza. Nedir kaza? Bir hayat, yeni bir hayat..."Okurken yanınızdan fincanınızı eksik etmezseniz kırabilirsiniz belki kitaptaki o hüzünlü havayı. Keyifli okumalar...Gönderen okunacakcokseyvar zaman: 21:47 | Etiketler: Orhan Pamuk, Yeni Hayat | 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |
-
Ve sonra, ağır ağır, yerden yükselirsiniz.
18 Ağustos 2013 Pazar
Halen hayatta olan Amerikalı yazar Paul Auster, ödüllü ve popüler. Ay Sarayı, New York Üçlemesi ve Yükseklik Korkusu yazarın en bilinen ve muhtemelen adını duyduğunuz kitaplarından. Yazarın onca kitabının arasında bunların adını bu denli çok duyduysak, üzerine konuşulacak çok şey vardır "Vertigo" da.
Çocukken uçmayı hayal etmeyen yoktur. Şöyle boşlukta süzülebilirdik. Belki bulutlara ulaşıncaya kadar yükselip küçük bir dalış yapardık aşağı doğru. Büyüyünce ayaklarımız yere bastı ama kitaplar bizi başka dünyalara sokabilir, hatta belki uçurabilir.
"Bu benim evdekilere armağanım olacaktı. Ayağa kalkacak ve gözlerinin önünde havaya yükselecektim, sonunda gizimi bütün dünya öğrenecekti."
Okurken "İnsan gerçekten uçabilir mi?" şeklinde bir şüpheye kapılabilirsiniz. Dünya'nın öbür ucundaki bir insan sizi kalemiyle böyle bir şeye inandırabilir. Paul Auster' ın yaptığı da sadece bu. Hikaye biraz daha uzamış olsa "neredeyse" uçmaya inanacak hale getiriyor sizi. İnandırırken aklınızın bir köşesine de yerleştiriyor; gerçek olsa bile o kadar da kolay değil.
" Eskiden olduğu kadar dayanıklı da değiliz, belki bu yüzden daha yaşanası bir yerdir dünya, bilmiyorum işte. Bildiğim bir şey varsa o da karşılığını vermeden bir şey alamayacağınızdır, istediğiniz şey ne kadar büyükse karşılığında ödemeniz gereken bedel de o kadar büyük olur."
"O dakikadan başlayarak, yaşadığınız her şey yerin altında geçirmiş olduğunuz saatlerle ilintilidir. Hayatta kalabilmek için verdiğiniz savaşımı kazanmış olsanız da bunun dışında neredeyse her şeyi yitirmişsinizdir, kafanızın içine -azıcık da olsa- delilik tohumları ekilmiştir."
Yazarın sözcüklerine kaptırırsanız kendinizi, o çocuğun gerçekten uçtuğuna çok geçmeden ikna olabilirsiniz. Tam siz de onunla birlikte uçmaya başlamışken kitabın ortalarında yazarın da ayakları yere basıyor ve hikaye birden bire sıradan bir hale bürünüyor. Sanki yazar en sevdiği bölümü anlatıp bitirmiş, söyleyeceklerini söylemiş ve artık sıkıldığı hikayeyi çabuk çabuk anlatıyor. Küçük Walter birden büyüyor, binbir türlü yaşamdan geçiyor ve hikaye öylece bitiveriyor. Sadece bir kaç sayfalığına yakalayabileceğiniz olgun bir kişiliğe bürünüyor.
"Yusef'i izlerken, Usta'nın bende ne gördüğünü anlıyorum şimdi; bana yeteneğin var derken ne demek istediğini. Bu çocukta da yetenek var. Cesaretimi toplayıp annesiyle konuşabilseydim, hiç durmaz kanatlarımın altına alırdım çocuğu."
Walter'ı peşine takıp bugünlere getiren Usta' yla bir kişiliğe bürünüyor kitaptaki bilgece hava. Kitap boyunca arada bir başımızı kaldırıp dünyaya bir bakış atıyorsak Usta'nın Walter'a kattıkları sayesinde.
Bu aşamaya kadar kitap ilginizi çektiyse eğer, son olarak uçan adamın sözlerine kulak verin:
"... İşte böyle yapılır bu iş.Bedeninizin içindeki boşluk, sizi çevreleyen havadan daha hafif olur. Yavaş yavaş sıfırdan da aza iner ağırlığınız. Gözlerinizi kaparsanız, kollarınızı iki yana açarsanız, buharlaşırsınız. Ve sonra, ağır ağır, yerden yükselirsiniz. İşte böyle."
Paul Auster'ı daha yakından tanımak ve takip etmek için, yazarın kişisel bloguna ise buradan ulaşabilirsiniz:Gönderen okunacakcokseyvar zaman: 01:39 | Etiketler: Paul Auster, Yükseklik Korkusu | 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |
-
Murat Menteş'i bilen biler, bilmeyen ise tahmin bile edemez. 100 yaşında bir gazinin neler hissettiğini kimse bilemez. Bir gün aniden öleceğimiz genelde aklımıza gelmez. Ruh-i Mücerret her sayfada hatırlatır.
Menteş'in üçüncü romanında da ilginç isimler ve çılgın bir hikaye olmazsa olmazdı zaten. Şu hayattaki sayılı günleri bitmek bilmeyen Ruhi Mücerret, hasta yeğeninin tedavisi için para bulma azmiyle hayata dönmüş Civan Kazanova, günümüz tüketim ve reklam çılgınlığı, Avni Vav, Nazlı Hilal, Masum Cici'yi bir arada buluşturan kitap. Konusundan bahsetmek ise yersiz. Hem de çok yersiz, çünkü neresinden başlarsanız başlayın kısaca anlatılamaz bu hikaye. Başlangıçta çok ağır ilerlediğini düşünebilirsiniz ama kitabın ikinci yarısında olaylar biraz daha karmaşıklaşacak ve Murat Menteş okurken hissetmeye alışık olduğumuz o beynin hızlı çalışma haline yine mahkum olacaksınız. Belki de en iyi ifade budur,evet. Murat Menteş okurken insanın beyni normalden daha hızlı çalışıyor.
Kitap için alıntı yapmayacağım, zira hangi birini alıntılamalıyım? Bir kitapçıya gidip sayfaları şöyle bir karıştırmanızı tavsiye ediyorum. Açtığınız her sayfada gözünüze çarpan bir cümle mutlaka çıkacak!
Türkçe romanlarda kafası böyle çalışan bir yazarla karşılaşmak heyecan verecek buna emin olabilirsiniz. Hiç okumadığınız bir üslupla, gerçekle uzaktan yakından ilgisi olamayacak bir hikayeyi severek, eğlenerek okuduğunuzu görünce siz de çok şaşıracaksınız. Tabii bunlar Menteş'le yeni tanşanlar için geçerli. Daha önce okumuş olanlar için kitap yetersiz gelebilir. Yine çok güzel, yine çok heyecan verici ama bir şeyler eksik. Diğer iki kitapla beklenti o kadar yükseliyor ki aynı tadı alamıyorsunuz artık. Dublörün Dilemması'nı eline almış bir insan, Ruhi Mücerret'ten de aynı keyfi alamaz büyük ihtimalle.
Eğer Menteş okumaya yeni başlayacaksınız, bu kitap iyi bir seçim olabilir. Kitapları çıkış sırasıyla okursanız hayal kırıklığına uğramanız mümkün. Yeni başlayacaklara en mutlu okumalar için şu sırayla okumaları tavsiye olunur:
1. Ruhi Mücerret2. Korkma Ben Varım3. Dublörün DilemmasıTürk filmlerini ve Orhan Gencebay şarkılarını seviyorsanız, Ruhi Mücerret başucu kitabınız olabilir.Gönderen okunacakcokseyvar zaman: 01:30 | Etiketler: Murat Menteş, Ruhi Mücerret | 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |
-
Hayatın bunca telaşı arasında mola vermek, durmak ve bakmak lazım. Gazetelerden, dergilerden, ilanlardan ve reklamlardan, sağa sola bıraktığınız küçük notlardan, etraftaki yüzlerden, duraklardan ve yollardan, bir ayak izinden, yapraklardan ve kitaplardan okunacak bir şeyler var.
Gönderen okunacakcokseyvar zaman: 00:56 | 0 yorum | Bunu E-postayla Gönder BlogThis! X'te paylaş Facebook'ta Paylaş |





